27 Ağustos 2011 Cumartesi

Yırtılması gereken perde

Hayat ne kadar zor değil mi? Kavgalar, tartışmalar, küskünlükler, anlaşmazlıklar, ölümler, hastalıklar, krizler ve daha neler neler. Tam işleri yoluna koyduk diyoruz, ani bir sürpriz ve yeniden zorluklar karşımızda. Bir büyük düşünür bu gerçeği şöyle ifade ediyor: ?Dünya bir üzüm verir, sonrasında ise kırk tokat vurur.? Dünyalı olmanın, insan olmanın gereği elem ve neşe sarkacında gidip gelmek sanki.

Acısız ve elemsiz bir hayat düşüncesi hastalıklı bir düşünce bence. Hayatımda elem olmasın diye çırpınanlar daha çok eleme giriftar oluyorlar ÇÜNKÜ. Şu gerçeği sanırım hep akılda tutmak gerekiyor: ?Hayat, acı ve tatlısıyla güzel.? Hakan, bir banka memuruydu. Rutin bir işi vardı. Yaptığı iş ona lezzet vermiyordu. Yaşadığı hayat ona göre çok sıkıcıydı. Evliliği de sıradanlaşmıştı. Yeni doğan bebeği bile onu bunaltıyordu. Zaten yorgun argın geldiği evde ağlayan bir çocuk sesini kaldıramıyordu. Haberler hep olumsuzluklardan bahsediyordu. Bu sıkıcı durumdan bir an olsun kurtulmak için izin almış ve ailecek tatile çıkmıştı. Dört yıldızlı bir otelde kalmışlardı. Ancak o tatilden de mutlu dönmemişti. Tatildeki bir garsonun saygısızlığı, odasında çıkan birkaç teknik problem tatili ona zehir etmeye yetmişti. Mutsuzdu. Çünkü ona göre hayat hep aksilikleri önüne çıkarıyordu. Bana göre mi? Bana göre hayat bir çok kişiye sunmadığı güzellikleri ona sunmuştu. Herkese yaptığı sürprizleri ona da yapıyordu. Mutsuzluğunun tek nedeni kendisiydi. Çünkü onu mutlu edecek sürprizleri ıskalıyor ya da önemsemiyordu. Gözünü olumsuzluklara dikmişti. Elinde olan değil olmayana odaklanmıştı. Yeni doğan bebeğinin gülücükleri, yaptığı deniz sefası, eşi ile gittiği sinemalar, işyerindeki arkadaşlarıyla olan tatlı sohbetleri, düzenli olarak aldığı maaşı sanki hiç yokmuş gibiydi. Aslında vardı da Hakan için sıradanlaşmıştı bunlar. Evet, sanırım anahtar kelime bu: Sıradanlaşmak. Bizi mutlu edecek noktalar bir süre sonra gözümüzde sıradanlaşıyor. Elimizde olduğu için bizi mutlu etmiyor. Mutluluğu yakalamak için bu sıradanlık perdesini yırtmak ve hayata yeni bir gözle bakmak gerekiyor. Sorun bakış açımızda. Terapide ilk işimiz Hakan?ın bu sorunlu bakışının farkına varmasını sağlamaktı. Kısa sürede bunu başardık. Sonrasında ise küçük mutlulukları fark edip onların mutluluğunu yaşamak vardı. Bu süreçte Hakan?a meşhur hikâyeyi anlattım: Bir gün, bir bilge iki çocuğunu yanına alarak ormanda gezintiye çıkar. Aradan biraz zaman geçtikten sonra küçük olan çocuk yorulmaya başlar ve babasına dönerek: ?Babacığım çok yoruldum, beni kucağına alır mısın?? der. Babasından ?Artık sen kucakta taşınamayacak kadar büyüdün? cevabını alan çocuk, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlar. Bilge tek kelime bile etmeden etrafına bakınır ve yakındaki kuru bir ağaçtan bir çubuk kesip yontar ve çocuğuna uzatır: - Al bakalım, sana güzel bir at. Bu seni taşır hem daha hızlı götürür. Çocuk, dal parçasından yapılmış ata sevinçle biner ve gülerek koşmaya başlar. Küçük oğlunun kuru bir dal parçası sayesinde yorgunluğunu unutarak canlanmasını gören baba, olan biteni hayretler içinde izleyen kızına döner ve: - İşte, hayat budur kızım. Bazen kendini çok yorgun hissedebilirsin. Böyle olduğunda, kendine değnekten bir at bul ve yoluna devam et. Bu at, yerine göre bir arkadaş, bir şarkı, bir umut, bir dua, bir çiçek, bir özlem, bir hayal ya da küçük bir çocuğun tebessümü olabilir. Evet, kabul ediyorum hayat yorucu. Ayakta kalmak, koşmak ve didinmek zorundayız. Zorluklara rağmen yürümeye ve ilerlemeye mecburuz. Nasıl mı? Tutunacağımız küçük mutluluklar bulup yolumuza devam ederek. Sıradanlık perdesini yırtıp hayata yeniden bakarak. Bu perdeyi şimdi ama şimdi yırtın lütfen. Şöyle çevrenize bir göz gezdirin. Ama sanki ilk defa göz gezdirir gibi. Bulunduğunuz odaya ilk defa girmiş gibi. Uzun zamandır fark etmediğiniz, ama sizi mutluluğa davet eden bir davetçi kesinlikle göreceksiniz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder