8 Temmuz 2011 Cuma

Telepati Seviyeleri

Telepati Seviyeleri

Hiç düşündünüz mü(?) Bilinmeyenlerle, gizemlerle dolu bir Dünyadayız! Acısıyla tatlısıyla varlığımızı şu an bu Dünyada sürdürüyoruz. Her insan ister istemez bir şeyler düşünür. İnsanoğlu hiç bir şey düşünmeden bir gün duramaz. Ortak düşüncelerimizin çoğu aynıdır.Bedenen ortak düşüncelerimize bir örnek: Sağlıklı olmak. Madden ortak düşüncelerimize bir örnek: Zengin olmak veya başkalarına muhtaç kalmamak... Mutlu olmak... Dünyadaki kişisel ihtiyaçlarımızın neredeyse hepsi hazır ve emrimize âmade.
Ücretsiz Üyelik Tiklayin
Telepatinin ne olduğu ile ilgili yazımı “Telepati” yazı makalesiyle sizler ile daha önceden paylaştım! Her şeyin bir seviyesi olduğu gibi telepatinin de bir seviyesi vardır. Bu yazı makalesinde de; Telepati seviyeleri ile ilgili düşüncelerimi sizlere paylaşmaktan mutluyum...

Telepati seviyeleri

Başlangıç seviyesi: Doğmak veya varolmak...

Gelişim seviyesi: Eline, diline, beline hakim olmak. Haddini ve hesabını bilmek...

Bilinmeyen seviye: Gözle görülemeyen; ancak hissedilen, gizemli olan; gizlenen, görünmek istenmeyen veya görülemeyen, unutulan veya unutturulan, hatırlatılan, inançsal tüm düşünceleri kapsayan; tüm var oluş, yok oluş, hem var oluş hem de yok oluşların düşüncelerini algılamak, “O” düşünceler ile hareket etmek... ( Kukla gibi olmak! )

İnançsal seviye: İnanmak istediklerimize inanmak...

İyi ve kötü seviye: İyi ve kötü arasındaki farkları bilmek. İyi düşünen iyi olur. Kötü düşünen kötü olur...

Alt seviye: Düşüncelerin rastgele, istem dışı doğru algılanmasıdır...

Orta seviye: Telepaticiler kimi içtenlikle düşünürse; o kişinin düşüncelerini rahatlıkla algılayabilir...

Üst seviye: Telepaticinin gördüğü veya göremediği herkesin düşüncelerini tümüyle doğru algılamasıdır...

Olağan üstü seviye: Telepaticiler düşünceleri algılamakla kalmayıp; istediği varlıklara (oluşlara) istediği düşünceleri düşündürmeyi, etkileşimi, iletişim kurmayı... ( Kukla olmaktan çıkmak! )

Dünya içi seviye: Dünya içi görülen veya görülemeyen, görünmek isteyen veya görünmek istemeyen, bilinen veya bilinmeyen varlıklar ile iletişim kurabilirler...

Dünya dışı seviye: Dünya dışı görülen veya görülemeyen, görünmek isteyen veya görünmek istemeyen, bilinen veya bilinmeyen varlıklar ile iletişim kurabilirler...

Bütünsel seviye: Tüm bilinmeyenlerin bilinmesi, tüm gizemlerin çözülmesi...

Ruhsal seviye: Var olsa da var olmasa da tüm ruhsal güçlere sahip olmak...

Hayal gücü seviyesi: Düşüne bildiğimiz hayal gücümüz kadar düşüncelere sahip olmak...

Özgür seviye: Düşünülen ve kalben istenen tüm iyi düşüncelerin gerçekleşmesi...

Tam seviye: “O"
Beynimiz ve Biz

İnsan beyni dediğimiz organda, çok karmaşık bir mekanizma, hayat boyu işleyip gider. Beyindeki ve vücudun diğer kısımlarındaki milyarlarca nöron, birbirleriyle ilişki kurarak, sinir sitemini oluşturur ve bizim tüm hayatsal mekanizmalarımızı en üst düzeyden yürütür. Aslında, bir çok sinir bilimcinin dahi kolay kolay hayal edemediği bir şeyi gözümüz önünde canlandırmamız gerekiyor.

Ana yapısı hücrelerden oluşan kimyasal bir çorbadır sinir sistemi. Fakat öyle karmaşık bir çorbadır ki, bu gün için, hem bu çorbanın içeriği hakkında çok az bilgimiz bulunuyor, hem de bildiğimiz ögelerin de ne iş yaptıklarını bir türlü tam olarak açıklayamıyoruz. Ayrıca bu kimyasal çorba, nabız gibi atan, sürekli hareket eden, dinamik, her ögesi diğer başka bileşenlerden etkilenen ve her an kaotik (karmaşık, tahmin edilemez) tepkiler ve işlemler yapan, amaca yönelik bir bütünlüktür. Her hücre birbirinden bağımsız yaşayan birimler olsa da, vücudun diğer organları ile beraber, tüm vücut ve çevre olaylarıyla da etkileşir ve bütünlük içinde çalışırlar. Belli yerlerdeki sinir hücresi grupları, belli yerlerdeki başka gruplarla ilişki alindedir ve bu ilişkiler de ihtiyaca ve bireye göre oldukça değişkenlik gösterir.

Beynin ve sinir sisteminin işleyişi, yakın zamanlara kadar, basit elektrik devrelerine benzetilerek açıklanmaya çalışılmıştı. Bu anlayışa göre, karmaşık da olsa, sinir sistemi (ve tabii tüm biyolojik sistemler), anlaşılabilir ve laboratuarda tekrarlanabilir, üretilebilir bileşenlerden oluşmaktadır. Hatta, bazı gruplar bu anlayışı birkaç adım daha ileriye götürerek, sinir siteminin aslında karmaşık bir elektrik devresinden ibaret olduğunu ve üzerinde yeterli miktarda çalışılarak, insan beynine benzer bir makine yapılabileceğini bile söylemişlerdir. Yani, düşünen, karar veren, sevinen, üzülen, kıskanan, hisseden ve hatta yeri geldiğinde cinnet bile geçirebilen bir makine olmalıdır bu. İşin garibi, bu fikir ortaya atıldıktan bu güne kadar, bunun nasıl başarılacağı konusunda kimsenin en ufak bir fikrinin bile bulunmaması...

Büyük bilimci Einstein'e atfedilen bir söz vardır: "Bilim olabildiğince basit olmalıdır, ama asla daha basit değil..." Yani, bazı süreç ve olguları olduklarından daha basit görmek ve küçümsemek, bilimsel anlamda bizi hiçbir yere götürmez. Unutmayalım ki, sadece bildiğimiz oranda anlayabiliriz ve, bu gün bildiklerimizin, tüm evrendeki bilgi miktarı yanında bir hiç olduğunu akl-ı selim sahibi tüm insanlar teslim edecektir. O zaman, her hipotez için en az iki kez düşünmek durumundayız demektir.

Bu kısa girişten sonra, şimdi de sinir sisteminin işlevlerine bu işlevelrin sonuçlarına ve bildiğimiz kadarıyla bu işlevler konusunda bizim neler yapabileceğimizi tartışabiliriz...


ALGI
Algı, tartışılması ilginç bir konudur. Yaşadığımız çevreyi ve bu çevrenin bileşenlerini, ve hatta kendimizi nasıl algıladığımız, derin olarak düşünüldüğünde kafa karıştırıcı bir konudur. Şimdi anlatacağım şeyleri belki başka yerlerden de parçalar halinde duymuş olabilirsiniz ama, hepsini bir arada inceleyip, derinlemesine bir fikir jimnastiği yapmak ilginç olacaktır düşüncesindeyim.
Bu günkü (ve hatta uzun süreden beri var olan) görüşlerimize ve bilgilerimize göre, beyin, algının en üst değerlendirme merkezidir. Bu işi yamak için, çevreden gelen uyarılara ihtiyacı vardır. Uyarıları çevreden veya vücudun içinden alan duyu algaçları, bu duyuları elektriksel sinyaller halinde beyine gönderir. Beyin de bu aldığı elektriksel uyarıları -bu gün bile nasıl olduğunu tam olarak anlayamadığımız bir mekanizmalar ağı ile- değerlendirerek, o uyaranın "ne demek" olduğunu belirler ve ona verilecek tepkileri başlatır.

Az önce bahsettiğimiz "duyu algaçları" çeşitlidir. Örneğin, etrafımızdaki ışık saçan veya yansıtan cisimleri "göz" dediğimiz algaç vasıtasıyla algılarız. Aynı şekilde, kulak, seslerin; deri algaçları dokunma, ağrı, ısı vb. gibi uyarıların; vücut içindeki yüzlerce değişik tipteki algaç, açlık, susuzluk, ağrı ve hatta moral durumu, sinirlilik, sevgi vb gibi karmaşık duyguların, dildeki algaçlar tadın ve burundakiler de koku duyusunun, değerlendirilmek üzere vücuda girip, beyine gönderildiği kapılardır. İşin ilginç yanı da burada ortaya çıkar. Şimdi bunları nasıl algıladığımıza bir bakalım...

Biyoloji ve tıp kitaplarında bulabileceğiniz açıklamalar ne kadar da basittir! Örneğin, gözden girip, beynin arka bölgesine giden uyarılar, görmemizi sağlar. Bu ifadede ilk bakışta pek bir sorun gözükmüyor. Okuyorsunuz ve "vay be, adamlar her şeyi çözmüş" diyebiliyorsunuz. Peki ya insan beynine yakışan bir tarzda düşünürsek ne olur?

Gözü ele alalım. Siz de bu arada diğer duyuları düşünebilirsiniz. Göze giren ışık, gözün retina tabakasına çarpar ve burada, çok ama çok karmaşık bir sistemle çalışan algaç hücrelerinde, bu ışık enerjisi, elektriğe dönüştürülür. Neden? Çünkü beyin sadece elektrik sinyallerini yorumlayabilir de ondan. Daha sonra gözdeki sinir hücrelerinden çıkan aksonlar (taşıyıcı uzantılar veya elektrik kabloları), beyinin arka (oksipital) bölgesine giderler. Burası beynin görme ile ilgili alanlarını içerir. İşte buraya bir elektriksel uyarı verilirse veya doğal kablolar yoluyla az önce belirttiğimiz yoldan bir uyarı gelirse, bu uyarı, geliş yeri ve geliş sıklığına göre, "görme uyaranı" olarak yorumlanır. Yani kısaca, bu elektrik nereye gelirse, o alanın görevine göre yorumlanır. Bir benzetme yapmak gerekirse, bu, herhangi bir insanı Türkiye'de iken Türk, Amerika'da iken Amerikalı ve Uganda'da ise Ugandalı olarak değerlendirilen bir bilgisayarın durumuna benzer. Çünkü bu bilgisayarın tek bildiği şudur: Bir insan neredeyse oralıdır. İşte beyin de kabaca bu şekilde programlanmış bir süper bilgisayar olarak düşünülebilir. Deneysel olarak, görme alanlarına elektrik verirseniz, beyninin o alanına elektrik verilen kişi gerçek anlamda bir ışık veya bir başka şey "görür". Ama aynı elektriği alıp bu kez duymayla ilgili bölgeye verirseniz, bu kez kişi "ses duyacaktır". Aynı şekilde, aynı elektrik nereye verilirse, o bölgenin fonksiyonuyla ilgili bir yorum yapılır. Şimdilik bu kısmı aklınızın bir köşesinde tutun, çünkü az sonra buna yeniden döneceğiz.
İkinci bir konu algıladığımız şeyin ayrıntılarını nasıl algıladığımızdır. Bu daha da karmaşık bir mekanizma gerektirir. Örneğin, ışık uyaranı ilgili bölgeye geldi gelmesine ama, bu görülen şey nedir? Hareketli midir? Büyüklüğü, uzaklığı, yapısı, dokusu, yönelimi nasıldır? Besin midir değil midir? Bu görülen görüntüye nasıl bir tepki verilecektir? İşte bu ve bunun gibi daha bir çok özellik, yine beyin tarafından tayin edilir. Bunun için ise, beyinde ilişkilendirme alanları ve ikincil, üçüncül vb. alanlar denen alanlar bulunur. Her türlü duyu için bunlar geçerlidir. İşte görme örneğinde, gelen elektriksel görme uyarısı, ana görme merkezine geldikten hemen sonra, bu yardımcı alanlara gönderilir. Buralardaki karmaşık sinir hücresi bağlantıları, akıl almaz bir hız ve karmaşıklıkla, gelen bilgiyi daha önceki bilgilerle, ve diğer duyularla karşılaştırır ve saniyenin milyonluk kesirleri içerisinde bir karara varır. Bu karşılaştırma işleminin nasıl olduğu ise hala bir sır. Örneğin, dışarıdan elektrik vererek, kabaca duyuları taklit edebileceğimizi biliyoruz. Fakat ne kadar ince bir elektrik akımı verirsek verelim, kişiye, sözgelimi annesinin veya bir sandalyenin görüntüsünü gösteremeyiz. Şu an yapabildiklerimiz sadece kaba ışık patlamaları olacaktır.

Algıyla ilgili son bir konu daha var ki, biraz felsefe kokan ve ilk duyuşta kavranması biraz zor olan bir mesele. Ama belki de, kavrandığı anda, insanın her şeye bakışını da değiştirebilecek kadar ilginç bir konu bu. Olabildiğince kısa bir biçimde bu konuya göz atalım:

Gene görme örneğini ele alalım. Göze giren ışık, gözden beyine bir elektrik sinyalinin gitmesine sebep olur ve bu sinyal, görme merkezine giden kablolarla taşındığı için, görüntü olarak yorumlanır. Bir sandalyeye bakalım. Bu sandalyeden yansıyan ışık, gözümüze girip, elektrik halinde beynin ilgili bölgesine ulaştıktan sonra, beyin bu uyarıyla ilgili tüm işlemleri yapar ve o uyaranın bir sandalye görüntüsü olduğuna karar verir. Ya da aynı şekilde, yüksek bir tepeden bir ovayı seyrederken, görüntüler yine beynimiz tarafından anlamlandırılıp yorumlanır. Şimdi de, baktığımız nesne veya manzarayı bir kenara bırakıp, beynin içinde olanlara bakalım. Bir elektrik sinyali geliyor, değerlendiriliyor ve bunun bir görüntü olduğuna karar veriliyor. Dışarıdaki görüntüyü bir an unutursak, beynin bunu nasıl yaptığı konusunda hayrete düşmememiz imkansızdır. Sadece sırayla gelen elektrik sinyallerinden, yemyeşil bir ova görüntüsünü üretebilmeyi, tamamen karanlık bir muhafaza içinde bulunan beyin nasıl becerebilir? Evet, beyine hiçbir şekilde ışık ulaşmaz, çünkü kat kat zarlarla paketlenmiş olarak, kafatasının içinde bulunan bir organdır beyin. Peki nasıl olur da beyin ışık "görür"? Az sonra... :-)
Haydi, düşünce gücümüzü biraz daha zorlayarak, hayali bir deney yapalım. Bu deneyde, gözden gelen sinir kablolarını gittikleri yerden çıkarıp, örneğin duyma ile ilgili beyin bölgesine bağlayalım. Ne olur? Evet, tahmin edileceği gibi, bir ovaya bakarken, görüntü yerine sesler duyarız. Kulaktan gelen kabloları da görme merkezine bağlarsak, artık rahatlıkla, konuşmaların rengini ve şeklini görüp, manzaranın sesini duyabiliriz.

Nasıl? Bence karmaşık. Buraya kadar bahsettiğim şeyler benim görüşlerim değil, sadece modern sinir bilimlerinin söyledikleri; yani bilimsel veriler. Buradan çıkarılabilecek bazı sonuçlar da mevcut. Hem de bu sonuçlar, yenilir yutulur türden değil. Bu sonuçları çıkarmadan önce, dünyanın algıladığımız kısmının ne kadar dar olduğunu tekrar hatırlatmak istiyorum. Gözle görünür halde olan ışık, sadece 450-700 nanometre (milimetrenin miyarda biri) dalga boyuna sahip ışınların arasında yer alanlardır. Halbuki, dalgalar, teorik olarak sıfırdan, kilometrelerce dalga boyuna sahip radyo dalgalarına kadar değişen bir aralıkta dağılmıştır. Yine duyabildiğimiz sesler, 10-10000 Hz (bir saniyedeki döngü sayısı) arasında yer alırken, bundan çok daha farklı frekanslara sahip sesler bulunmaktadır. Her duyu için bu daracık aralıklar geçerlidir. Acaba, kızılötesi ışınları da görebilseydik, o zaman bir çiçeğe baktığımızda nasıl bir görüntü algılardık? Bunu kimse bilemez. Yani, gerçek dünya ve evren, şu anki kısır algılama araçlarımızla algıladığımızdan çok daha farklı bir yer. Ama nasıl bir yer? Açıkçası, benim bu konuda herhangi bir fikrim yok...
Artık tartıştıklarımızdan bir sonuç çıkarabiliriz. Algı dediğimiz şey büyük oranda bir yanılgıdan ibarettir. Evreni gözlemleyen bir yaratık olarak, algı araçlarımızın kısıtlılığı nedeniyle, gerçek evrenin çok ilişkisiz bir temsilini seyretmek zorunda kalıyoruz. Hiçbir şey aslında (gerçekte) gördüğümüz, duyduğumuz, bildiğimiz, tattığımız, kokladığımız, anladığımız veya dokunduğumuzda hissettiğimiz gibi değil. İşin kötü yanı, görmediğimizi hayal edememe özelliğimizden dolayı, gerçekte bunların nasıl oldukları konusunda da bir fikir yürütemiyoruz. Bir ovayı seyrettiğimizi zannettiğimiz zaman, aslında, o ovadan kaynaklanan veya ondan yansıyan, algılama aralığımız içindeki uyaranların beynimiz içinde oluşturduğu, ovanın "gerçek haliyle" çok zayıfça ilgili bir görüntüyü seyrediyor ve onu algılıyoruz. Demek ki, aslında var sandığımız hiçbir şey, o haliyle var değil. Eski çağlarda, "aslında hiçbir şey gerçek değildir" diyen filozoflar tamamen haksız mıydı acaba?

Kısacası, dışarıda gördüğümüzü (duyduğumuzu, dokunduğumuzu vb.) sandığımız herhangi bir nesne, aslında sadece bizim içimizde bir yorum. Yani tepesinde durduğumuz tepe, aslında belki de beynimizin bir oyunu. Nasıl ki sinemada bir film seyrederken, hızla birbiri ardına gelen hareketsiz görüntüleri beynimizle birleştirip, şuursuz olarak hareket görüyorsak, benzer bir yanılsama burada da geçerli. Kabullenmesi zor ama, gerçek bu. En azından gerçeğin bir kısmı.


GERÇEKLİK
Modern fizik okumayı gerçekten çok severim. Fizikçi olmadığım ve yarısından çoğunu anlamadığım halde, teorik fizik ve de özellikle kuantum fiziği yazılarını okumak bana büyük bir haz verir. Bunun bir sebebi de, sanıyorum, "aptal akılcılar" tarafından senelerce küçümsenip, akıllı insanların dikkatlerinden kaçırılan kimi gerçeklere işaret etmesi. Artık, madde ve enerji denen olguların, aynı yapının ayrılmaz parçaları olduğunu ve aralarında dönüşümler bulunduğunu biliyoruz. Madde ve enerji gibi bir ayrım artık teorik düzeyde yok. Her şey birbiri ile bağlı ve devamlı. Enerji ve madde sürekli birbirine dönüşüyor. Ayrı ayrı tanımlayıp algılamaya alıştığımız ve isimler verdiğimiz tüm öğeler, aslında tek bir gerçeğin, bize görünen farklı yansımaları. Ama bunlar, gerçekle karşılaştırıldığında, son derece küçük ve anlamsız temsil ve yansımalar. Bunları artık mistikler ve din kitapları değil, 20. Yüzyılın sonunda fizikçiler söylüyor. Yani, neredeyse modern bir tapınak haline gelmiş olan bilim, geleneksel yöntem ve anlayışlarının kendisine yetmediğini, kendi kendine itiraf etmek zorunda kalıyor.

Bilimsel bilginin temeli deney ve gözlemdir. Gözlem, doğadaki hadiseleri olduğu gibi inceleyip, bu oluşlardan bir sonuç çıkarmaktır. Deney ise, doğanın bir parçasını laboratuara taşır. İlgilendiği hadise üzerine etkisi olabileceği düşünülen etkenlerle oynayıp onları değiştirmeye çalışarak, gerçek olayları değişik şartlar altında sınayan bilim adamı, deneyden elde ettiği verilerle, gerçek evrenin kuralları konusunda bir yoruma varmaya çabalar. Benim bile hatırlayabildiğim yakın bir zamana kadar (ve hatta yer yer bu gün bile), bu anlayışla yürüyen pozitif bilim, adeta tek gerçek bilgi kaynağı olarak kabul edilmekte ve her şeyi ama her şeyi açıklayabilecek bir araç olarak algılanmaktaydı. Bilimciler böyle düşünmekte tamamen haksız da değillerdi. Öyle ya, birkaç yüzyıldır, batıdaki kilise egemenliğinden kurtulan hür insan aklının tamamen hür bir biçimde ürettiği bilimsel bilgi, bir çok sorunu çözmüş ve bilinmezlerin büyük bir kısmını bilinir yaparak, bir çok fayda sağlamıştır. Bu gün iki yıllık yolu 2-3 saatte kat edebiliyorsak, bu modern bilimin verileri sayesinde olmuştur. Ama, çok gelişmiş ve modern bir elektrikli süpürgenin, sırf çok gelişmiş bir elektrikli süpürge olduğu için, mutfakta yemek pişirirken bile kullanılmaya kalkışılması gibi bir işte karşılaşılacak olan kaçınılmaz hüsrana benzer bir şekilde, pozitif bilimin de yeteneklerini abartan insanoğlu, bir süre sonra, kendisinin bina ettiği dar bir hücrenin duvarları arasında sıkışıp kaldı. Elbette, bilim insanoğlunun etkinliklerinin en iyilerinden biriydi ama, klasik anlayışlar, sıradan yöntemler artık fayda etmemeye başladı. Newton neredeyse bir fizik peygamberi iken, bu gün doğru ve yanlışları ile bilim tarihindeki yerine oturmuştur. Aynı akıbet, Darwin, Maxwell, Bohr, Einstein, Hawking ve diğer tüm bilimciler için de kaçınılmazdır. Eğer kullandığımız araç insan aklı ise, yanılmaya mahkumuz...

Az önce bahsettiğimiz algı konusuna geri dönelim ve bunu, şimdiki bilim tartışmamız ile birleştirmeye çalışalım. Algılarımızın sınırlı olduğunu biliyoruz. Hatta sınırlı kelimesi, bizim sınırlarımızı anlatmak için hiç de yeterli değil. Tüm duyularımız ve yapay araçlarımızla bile, evrenin çok ama çok soluk, binlerce perdeden geçen bir hayaliyle meşgul durumdayız. Ama, bu evrenin çok güzel bir özelliği var. Ne kadar küçük bir parça veya temsil üzerinde çalışılırsa çalışılsın, gerçeğe ulaşma şansı her zaman var. Çünkü yaşadığımız evren -modern fiziğin bize ima ettiği şekliyle- birbiri içinde girişken bir yapıda. Yani en küçük parçadan, atom altı düzeylerden, tüm gerçekliği seyretme imkanına sahibiz. Yeter ki uygun bir anlayış tarzı ile bakmasını bilelim.

Bana oldukça saçma gelen bir nokta, algılarımızın bu kadar sınırlı olduğunu ortaya koyan modern bilimin, yine bu algıların ve maddesel gözlemlerin sonucunda elde edilen sonuçları değişmez gerçekler olduğunu iddia edebilmesi. Gerçi bunu bilim değil, bazı "bilimci"ler yapıyor ama, biz genel konuşalım. Bu nasıl bir çelişki? Peki bunu kimse fark etmiyor mu? Elbette fark ediyor ama, başka sebepler de var.
İnsanoğlu eskiden beri bilinmeyenden kokmuş. Hala da korkmakta. İnanmayan, Hollywood yapımı korku filmlerinin konularına bir göz atabilir. Çoğu korku filmi, bilmediğimiz, hakkında hiçbir fikrimizin olmadığı (yani modern bilimin bize hiçbir şey söyleyemediği) konulardan kaynak alır: Cinler, periler, hortlaklar, dış dünyalı yaratıklar, şeytanlar, akıl hastaları (evet, akıl hastalıklarının bir çoğu da bilinmezler arasındadır) vb... Bu konulardan yola çıkılıp korku filmleri yapılıyor, çünkü insanlar bunlar hakkında bir şey bilmediklerinden dolayı korkuyorlar. Özellikle, materyalist bilim anlayışı tüm eğitim (veya şartlandırma) basamaklarına sinmiş olan batı toplumunun bireylerinin, bu tip konulardan ödü patlar! Doğu toplumları ise kendilerine göre bu konulara karşı bağışık olduklarından ve her zaman ister istemez metafizik düşünce tarzıyla yoğrulmuş bir yaşamı yaşadıklarından, bu konulardaki korkuları daha azdır. Bu yüzden, örneğin ülkemizdeki sinemalarda oynayan yabancı korku filmleri genellikle büyük şehirlerde rağbet görür. Kırsal kesim insanlarını cezbetmez bu konular. Peki bunun konumuzla alakası ne? İşte bilinmezin verdiği bu korku, üç temel şekilde altedilebilmektedir. Birincisi, veya daha eski olanı, "ötelere" inanmaktır. Aşkın varlık veya varlıklara inanıp, bilinmeyen her şeyi kayıtsız şartsız onların tasarrufuna vermek, insanoğlunu rahatlatan bir yoldur. Sebebi sorgulanamaz çünkü, kaynak zaten aşkındır. Var olan duyu algı ve bilgiler onun anlaşılmasında yetersiz kalır. Bunun isbatı veya çürütülmesi de söz konusu değildir, çünkü bu kabul dogmatiktir, öyle olduğu kabul edilir ve bu toplulukları ve fertleri rahatlatır.

İkinci çözüm, temelde, az önce bahsettiğim birinci çözüme tepki olarak ortaya atılmış bir çözümdür. Bu anlayışa göre, bilinmeyen her şey, henüz anlaşılamamış, ama akılla çözümlenebilir bileşenlerden oluşan olaylardır. Yani, anlayamayacağiımız hiç bir şey yoktur, sadece "henüz çözemediklerimi" vardır. İşte özetle bu ifade, yakın zamana kadar kayıtsız şartsız saltanat sürmüş olan, katı-akılcı, pozitif bilimcilik anlayışının da temelini oluşturur. Gerçi biraz paradokslara meraklı okuyucular, bu ifadenin altında yatan paradoksu hemen göreceklerdir. Bilinmeyen şeylerin "bir gün bilinebileceği" düşüncesi tamamen dogmatiktir ve hiç bir bilimsel kanıtla temellendirilemez. Daha önce bilinmeyen kategorisinde yer alan olayların, akılcılıkla bilinir hale getirilmiş olduğunu düşünsek bile, bu durumun her şeyi kapsayacağını kabul etmenin, aynen birinci çözümde olduğu gibi tamamen dogmatik ve rahatlatma amacına yönelik bir kabulden başka bir şey olmadığı ortadadır. Kısaca söylemek gerekirse, çoğunluğu, birinci çözümü doğrudan "ilkellik" olarak niteleyenlerden oluşan bu ikinci çözüm savunucularının çözümleri de en az o kadar dogmatik ve bilimsel anlamda geçersizdir.

Ama hepsi bu kadar değil elbette ki. Bir üçüncü çözüm daha var. Fakat bu çözümü görebilmek için, insanın kendi yapısında var olmayan, kendi biyolojik varlığıyla bağdaşmayan suni korkulardan, onun olmayan amaçlardan ve garip, altı boş arayışlardan kurtulmak, yani gelişkin bir düşünce yapısına sahip olmak gerekli. Yukarıdaki çözümlerin ne kadar temelsiz olduklarını bir kez daha düşünüp, modern bilimsel bilginin ışığında, insanın elindeki cihazlarla neleri yapıp neleri yapamayacağını düşünmek, aslında akıllı bir insanı, doğrudan bu üçüncü çözüme götürebilir. Ben kendimce bulduğum bu çözümü şu şekilde ifade edebilirim. "Her şeyi kendi gerçeği ile anlamanın sırrı, anlamaya çalışanın kendi sınırlarını bilmesinden geçer". Evet, algının sınırlılığı, korunma ihtiyacı gibi konulardan sonra vardığımız nokta burası. Algıları sınırlı, anlayışı bağımlı ve bilgi kaynakları değişken olan insanoğlunun, itiraf etmeye çoğu zaman çekinse de, kolayca fark edebileceği bir durumu var. O da "aciz" olması. Sınırlı bir yaratık olarak, yapamayacağı şeylerin mevcut olduğunun bilincine varması hiç de zor değil.

Bu üç çözümden birini tercih etmek durumunda değiliz elbette ki. Herhangi birisi de, bunların üçünün dışında bir rol önerebilir benliğine. Örneğin, "adam sen de, sana ne? Seyret televoleni, hafta sonlarında gazetelerin verdiği sosyete eklerine bakarak salya bezlerini çalıştır, kim daha yüksek sesle bağırırsa ona inan, devlet babaya güven, gazetenin önce spor sayfasına bak, dayağın cennetten çıkma olduğunu aklından çıkarma, sanatı aşağıla, okuma ama televizyonu da ihmal etme, vs, vs..". Eğer Türkiye Cumhuriyeti sokaklarında gezerseniz, entel barlarda bir iki muhabbete şahit olursanız, bir kaç yeni dönem Türk filmi seyreder de yeni sorunlarımıza daha yakından vakıf olursanız, gazete bayileri önündeki beleş kuyruklarına daha dikkatli bakarsanız ve en çok satan gazetenin hangi marifetiyle en çok sattığına dikkat ederseniz, maça gider de oynanan karşılaşma yerine tribünleri seyrederseniz, televizyonunuzu açarsanız, Reha Muhtar'lar ile tanışırsanız ve de en son TBMM'ni bir dolaşırsanız, hem bu tip alternatif çözümlerin bir sürüsüyle rahat rahat tanışır, hem de bir yerlerde otururken yanınızdakine "noolcak bu memleketin hali" diye sormaktan kurtulmuş olursunuz.

Kısacası, bilim toplumu olmak ya da olmamak.... İşte esas sorun burada yatıyor. Sorgulayan, anlayan ve kendini bilen fertlerden oluşan bir toplum, elbette ki yetmiş küsür yıl aynı yüzler tarafından yönetilmeyi kabul etmez. Böyle bir toplum elbette ki haber bülteni çığırtkanlarının patrondan yazılı repliklerine göre hayat felsefesi düzmez. Ve elbette ki ancak ve ancak böyle bir toplum, 21. yüzyılda kendi başına karar verebilecek bir düzeye gelir. İşte tüm bunların anahtarı da, kanımca, fertlerin kendini anlamasından geçer. Zor bir şey önerdiğimin farkındayım ama, inanın, bir kez tadıldığı zaman kesinlikle başka lezzete yer bırakmayan bir lezzettir bu. Kendini bilmenin lezzeti. Yunus'un anlattığı, tarihimizin yakından bildiği ama her nasılsa bizim unuttuğumuz bir lezzet. Şimdi bu lezzetin tarifi burada biraz değişik belki ama, herkes kendi tarifini yapmakta özgür, öyle değil mi?


DUYGULAR
Duygular, her gün ve her an iç içe yaşadığımız, çeşitlerine isimler verdiğimiz ve onlarsız insan olamayacağımız bir takım kavramlar. Sevgi, öfke, aşk, nefret, kıskançlık, intikam ve daha ayırdına varamadığımız niceleri. Bilim yapan veya entellektüel düşünmeye çalışan insanlar, duygular konusunda da çağımıza özgü bir paradoks yaşamaya mahkümdurlar. Duyguların genellikle nesnel tabanları yoktur. Örneğin, aşk için canını vermek, hiç bir mantıksal temelle bağdaşmaz. Ama, insanın doğasında bu ve buna benzer bir dizi garip özellikler vardır. Sorun bunların kaynağının nesnel veya mantıksal olmaması da değildir aslında. Sorun, bunlarsız olamayan insanoğlunun, evreni bunlar olmadan, sadece akılla anlamaya çalışmasıdır. Neden mi?

Akıl, elimizdeki araçlardan sadece bir tanesidir. Veya en azından şimdilik öyle düşünelim. Akıl, mevcut verilerden hareketle, bir takım sonuçlar çıkarmaya çalışır. Genellikle nedenselliğe, yani neden sonuç ilişkisine göre çalışmaya şartlanmıştır. Genel bir akıl çalışma şeması, mantık derslerinde gördüğümüz önermelerin tümünü sınayabilecek bir takım sorgulama devreleri içerir. Akıla göre "şu şudur, bu budur, öyleyse şu da bu olmalıdır" şeklinde bir mantık işler. Sonuca gitmek için tek araç, değişik yollardan toplanan verilerdir. Bu verileri toplama yollarının ne derece güvenilir olduğundan da yukarıda bahsetmiştim. İşte akıl, (biraz abartmış da olsam) yetenekleri bu kadar olan bir araçtır (burada dikkat: akıl olmadan hiç bir şeyi anlamak mümkün olmaz, yani akılı da yadsımak mümkün değildir, ama sınırlarını bilirsek).

Şimdi, sağ elimizi kaldırıp bakalım. Anatomik yapısı el'den beklediğimiz tüm işlevleri yerine getirebilecek bir tarzdadır. Tutma, kavrama, yazma, sayfa çevirme vs. Ayrıca bildiğimiz gibi, alet yapabilmesi ve kullanabilmesi açısından, insana diğer hayvanlara göre önemli bir üstünlük sağlayan da bir organdır el. Ama el sadece bu işe yarar. Midenizdeki yiyecekleri sindirmek için elinizi kullanamazsınız. Bunun için, midede asit salgılayan mide hücrelerine ihtiyacınız var. Bunun yanında, sadece insana değil, hangi canlıya bakarsanız bakın, vücudundaki her eleman ayrı bir iş görür. Gereksiz bir parça bulunmaz (apendiks falan diyen arkadaşlar varsa, histoloji ve immünoloji kitaplarını karıştırmalarını öneririm). Zaten, vücutta lüzumsuz bir parça bulunması, bu günkü biyoloji bilimi ile çelişir. Pekala, bunların konumuzla ne alakası var?

İnsan sadece, eli, ayağı, midesi, beyni vb. olan bir canlı değil. Hisleri de var. Ne kadar anlaşılmaz ve ne kadar karmaşık olursa olsun, göz ardı edilemeyecek kadar etkili araçlardır duygular. Fakat, onalrın ne işe yaradıkları da düşünülmeli. Öyle ya, aşk diye bir duygu, yeri geldiğinde, organizmanın sağlığını ve hayatını tehlikeye düşürecek bir hal alıyorsa, burada bir mantıksızlık var demektir. Acaba bunlar, daha kompleks bir anlayış düzeyinin düşük seviyeli izdüşümleri olamaz mı? Yani bunlar, göründüklerinden başka işlere de yarıyor olabilirler mi?

Özellikle batıda, yeni bilimsel verilerin ve kuramsal fiziğin geldiği son noktalarda garip bir takım bulgular ortaya çıkaran bilimciler, bunlara anlam katabilmek adına, son 20-30 yıldır, değişik yollara baş vurmaya başladılar. Bunlardan bir tanesi de, geçmişin öğretilerine bir göz atmak oldu. Özellikle, 60'lı ve 70'li yıllar kavşağında yaşayan ve uzakdoğu inançlarının değişik uyarlamaları ile tanışarak yepyeni dünyalara adım atan gençler, ileriki yıllarda, elde ettikleri bulgularla eski felsefeleri arasında enteresan bazı benzerlikler farkettiler (bkz: Yeni Bir Düşünce; Fritjof Capra). Bu benzerlikler, özellikle derinleşildiğinde, insanı şaşırtıcı boyutlara ulaşabiliyordu. Eskiden büyülü sözler gibi duran kimi ifadeler, yeni bilimin bulguları ile çoğu kez bire bir örtüşen esrarlı tesbitler haline gelmeye başladı. İşin garibi, siklotronlarla, yüksek matematik denklemleriyle, süper bilgisayarlarla çalışan bu araştırıcılardan binlerce yıl önce ortaya atılmış bu verilerin tek kaynağı, -kaynaklardaki ifadeyle- meditasyon ve derin düşünce -bazen de ilham veya vahiy- idi. Örneğin Budizm, Taoizm gibi populer kültüre çoktan malolmuş öğretilerin, garip ve hatta hayrete düşürücü sözler söyledikleri ortaya çıktı. Bu sözlerin tümünün ortak olan bir noktası da şuydu ki, bunları söyleyenler, deney ve gözlemlerle değil, kendi içlerine dalarak gerçekleştirdikleri okuma, dinleme, meditasyon ve derin düşünceler sonucu geliştirdikleri "hisler" ile konuşmuşlardı. Zaten ilginç olan da buydu...

Amacım elbette ki, içsel fikir yoksunu batılı bilimciler gibi, doğu mitlerini büyütmek ve reklamlarını yapmak değil. Şöyle bir sonuç çıkarımı benim kulağıma daha hoş geliyor: Demek ki, insanı gerçek bilgiye yaklaştırmada, hislerin de bir fonksiyonu pekâla olabilir. Yani, bilgi alımında, bir başka kaynağın, başka boyutların varlığının işaretlerinin de sezilmesi gerektiği düşüncesi...

Kişisel Karmanın Ötesinde

Kişisel Karmanın Ötesinde

Egoizminiz hiçbir zaman bir sona varmazsa, karmanızın işleyişi de asla bir sona varmayacaktır. Bu, hiçbir çıkışın olmadığı bir kısır döngü haline gelebilecektir. Ama onun sebebi ve özü olan özel kişilik duygusu terk edildiğinde, yerine getirilmemiş karma da terk edilmiş olur.

İki tür ölümsüzlük vardır (daha alt benlik bilince hakim olduğu sürece): İlki, pek çok kez tezahürüyle giderek gelişen egonun "sonsuz" evrimi; ikincisi, bunun sonsuza dek temelini oluşturan ve ayakta tutan sürekli, değişmeyen Gerçek Benliğin -ya da Yüce Benliğin- gerçek ölümsüzlüğü. Egoya sarılmamaktan söz edişim sadece kendimizde ve varoluşumuzda geçici olan şeyi -yalnızca geçici olarak varlığını sürdürebilen şeyi- serbest bırakma sanatını öğrenmemiz gerektiği anlamına gelmektedir.

Gerçek Bireysellik -sadece Oluş duyumu ve duygusu- asla yok olamaz, bu gerçek ölümsüzlüktür. Hiç kimseden "şeyler"e karşı tüm ilgisini ve takdirini feda etmesi istenmez: Kişi bunları beğenmeye devam edebilir ancak faniliklerinin anlaşılması ve aşırı değer verilerek kişinin kendini aldatmaması koşuluyla. Peygamberler sadece ebedi ve ezeli yaşamın bu şeylerde bulunamayacağını söyler.

Hiç Lütuf yoksa, yalnızca karma varsa, insanlık için umut nerede? Şimdi taşıdığımız karmik yükü biriktirmek bu kadar çok uzun zamanlar aldıysa, bu yükü serbest bırakmak da benzer bir süre alacaktır, bu ürkütücü görev her birimiz tekrar tekrar ölene kadar her enkarnasyon boyunca devam edecektir, ta ki bireysel toplayıcı, ego, artık ona sahip çıkıncaya dek. Ama onun varlığını silmek kendi çabalarıyla olanaksızdır, ama çabasızlığı, kendini bırakması, Yüce Güç'e katılmasına izin vererek, artık kişisel kimliğine sahip çıkmayarak bu mümkün olabilir. Gerçekleştiğinde gelen şey Lütuf'tur, çünkü bu bizim yaptığımız bir şey değildir.

Lütufun mutlak gizi önceki reenkarnasyonların ona katkıda bulunduğunu bilmeyen kişilerce asla çözülemez. Bazı kişiler onu ancak yıllar süren büyük amaçlardan ve yoğun çabalardan sonra alırlar, ama bazıları, Assisi'li Francis gibi, hazırlıksızken ve amaç edinmemişken alır. Sıradan adayların bu konuda bir şansları olmasına güçleri yetmez, Lütuf'un olası olmayan ziyareti için bir ömrü bekleyerek boşa harcama riskine giremezler. Lütuf'un gücünün kendilerine gelmesini istiyorlarsa, her şeylerini sunmaları, yaşamlarını adamaları ve sevgilerini Yüksek Benliğe yönelik tek bir tutkuya vermeleri daha iyi olur.

Kendilerini böyle tamamen veremiyorlarsa, yapabilecekleri en iyi ikinci şeyi yapsınlar; kendisine tanrısal Lütuf bahşedilmiş olan birini ve bunu içsel olarak dönüştürmüş olan birini bulsunlar. Böyle bir kişinin öğrencisi olsunlar, böylece Lütuf'un inmesi konusunda, tek başlarına yürümüş olsalar sahip olacaklarından daha iyi bir şansa sahip olacaklardır.

Kişisel alın yazısının sınırlamalarından kendinizi kurtarma arzusu ve dıştaki koşulların zorlamaları ancak zaman duygusu yitirilerek tatmin edilebilir.

İrademizin varsayılan boyun eğmesiyle ilgili miskin bir tutuma, pek çok mistik ve din adamının düştüğü bir tutuma, düşmek konusunda büyük tehlikeler vardır. Sahte olarak teslim edilmiş bir yaşamla gerçekten teslim edilmiş bir yaşam arasında çok büyük bir fark vardır. "Senin işin yapılacaktır." sözünü yanlış yorumlamak yeterince kolaydır. İsa, kendi örneğinde, bu ifadeyi sağlam ve olumlu bir anlamda kullanmıştır.

Dolayısıyla anlamı "Senin işin benim tarafımdan yapılacaktır." olarak daha iyi anlaşılır. Engin bir deneyim, Tanrı'nın iradesiyle birlikte çalıştıkları yanılsaması altında alçaltıcı bir kadercilikle yozlaşmış; kendi aptallıkları, ihmalkarlıkları, zayıflıkları ve yanlış yapmaları yüzünden, kendi hareketlerinin sonuçlarını düzeltmek için hiç çaba harcamamış, bu nedenle de bütünle ilgili acıyı çekmek zorunda kalmış; bu acıların sunduğu kendi hataları ya da kusurlarından meydana geldiklerini fark etme ve bunların farkında olacak biçimde zamanında kendilerini inceleme, böylece aynı hataları iki kez yapmaktan kaçınma fırsatını yakalayamamış çok sayıda kişi olduğunu göstermiştir.

Bu öğüdü dinlemenin önemi çok büyüktür. Örneğin, birçok istekli, kaderin kendilerini sıkıcı ortamlarda yararsız işlerde çalışmaya zorlamış olduğunu hissetmiştir, ama felsefi anlayışları olgunlaştığında, daha önce göremedikleri şeyi -bu işlerin içsel karmık önemini, o ortamların mutlak eğitici ya da cezalandırıcı anlamını- görmeye başlarlar. Bu bir kez olduğunda, doğru bir şekilde, aslında kendi özsaygıları için, bunlardan kendilerini kurtarmak için çalışmaya koyulabilirler.

Yanlış ya da aptalca bir düşünceyi sabırla her ezişinizde onu içsel gücünüze eklersiniz. Bir talihsizliği soğukkanlılıkla ve cesaretle her karşılayışınızda, kendi içsel bilgeliğinize eklersiniz. Bu şekilde bilgece olmuş ve kendine karşı eleştirel olarak teslim olmuş kişiler dıştan bir güvenlik ve içten bir kendine güven duygusuyla, ümit verici ve korkusuzca daha ileri gidebilir, çünkü artık Yüksek Benliklerinin iyicil korumasının farkındadırlar.

Sizin için taşıdıkları eğitici ya da cezalandırıcı dersleri zekice anlamak sıkıntısına girmişseniz, bu durumda -yalnızca bu durumda- yaşamın kötülüklerini yenebilir, başlangıçlarıyla aynı zamandaysa, aynı anda içeriye dönüp içerideki tanrısallığın size sığınacak yer ve uyum sunduğunun farkına varırsınız. Bu iki katlı süreç hep gereklidir ve Hristiyan Biliminin başarısızlıkları kısmen bunu kavramadaki başarısızlığının bir sonucudur.

Bu lütufla geçmişin hataları unutulabilir, böylece şimdinin iyileştiriciliği kabul edilebilir. Bu lütfün sevinciyle eski yanlışların yol açtığı kötü durum sonsuza dek kovulabilir. Geçmişe dönmeyin, yalnızca ebedi ve ezeli şimdide, onun huzur, sevgi, bilgelik ve gücü içinde yaşayın.

Yüksek Benliğin şuuruna ulaştıysanız, sizin için artık sadece egoyu memnun etmek söz konusu olmadığı için önceki özgür irade ve özgür seçim konumunuzdan vazgeçmeye zorlanırsınız. Düzenleyici faktör artık Yüksek Benliğin kendisidir.

Doğuştan getirdiğiniz karmanızı oluşturan eğilimler bir süre hala orada olabilir fakat tanrısal lütuf onları kontrol altında tutar.

Yüksek Benliğin kendi kişisel iradesini elinde tutmasına izin verecek esneklikte davranan bir kişi, yaptığı eylemlerin sonuçlarından içsel olarak ayrılmış bir hale gelmek durumundadır. Sonuçlar ne olursa olsun doğrusu budur. Böyle bir ayrılık artık orada olmadığı için kişiyi karmanın etkisi dışında bırakır. Bir eylemden önceki duygusal sonuçları hep yüce bir sakinlikle aydınlanmış ve karakterize edilmiştir, oysa aydınlanmamış kişininkiler ben merkezli arzu, elde etme tutkusu, korku, umut, açgözlülük, hırs, hoşlanmama, hatta nefret motivasyonlarıyla karakterize edilebilir ve hepsi karma yapımıdır.

Zihinsel huzur ancak bedeli ödenerek ortaya çıkabilir ve bu bedelin bir bölümü de, kişinin kendisim dışarıdaki şeylere aşırı bağımlılıktan kurtarmasıdır. Zihin umutsuz bir boyun eğişle teslim olmak yerine endişe ve kaygıdan kendini kurtarmalıdır. Bu, koruyucu kuvvetleri uyandıracak ve onlara yardımcı olacaktır. Başkalarına yönelik tüm acı düşünceler uzaklaştırılmalıdır. Karşılığı olsun ya da olmasın, zayıfa ve güçlüye eşit derecede sevgi verilmelidir. Zengin bir içsel karşılık bu şekilde dayanabilenleri bekler.

Karma, ancak karmik etki varlığını sürdürecek kadar güçlüyse kendini göstermeye başlar. Bir bilgenin durumunda, yaşamı bir görünüm olarak gördüğü ve bir rüya gibi ele aldığı için, yaşadığı her şey de sadece yüzeyde olur. Derin içsel zihni bunlar tarafından dokunulmamış bir şekilde kalır ve onlardan hiçbir karma oluşturmaz, bu sayede, ölüm anında bedenden ayrılırken doğum ve ölüm döngüsünü sonsuza dek sona erdirmeyi başarabilir.

Dikkatli bir şekilde davranabiliyor, eylemlerinizin sonuçlarına yol verebiliyorsanız; başarı yüzünden kıvanca ya da başarısızlık yüzünden perişanlığa sürüklenmeksizin sorumluluklarınızı yerine getirebiliyor ya da gerçekleştirebiliyorsanız; dünyaya katılabiliyor, onun zevklerinden tat alabiliyor ve acılarına dayanabiliyor, ama yine de dünyayı aşan şeyin arayışına tereddüt etmeden devam edebiliyorsanız, bu durumda Hintlilerin "karma yogi" ve Yunanlıların "adam" dediği şey olmuşsunuz demektir.

Acılarının anlamıyla ilgili gerektiği gibi bir anlayış ve eylem, karakter ya da zekada yapılan gerekli ayarlamalarla, içsel huzur olan bu zihinsel dengeyi arayabilir ve koruyabilirsiniz. Bu gerçeklen kendi gerçekleriniz yaptığınızda, yaşamın güçlüklerini metanetle, ölümün kaçınılmazlığını da sükunetle karşılayacaksınız.

Böylece, dünyevi sıkıntıların ortasında cesur bir yürekle ve dünyevi zevklerin arasında soğukkanlı bir zihinle yürümeyi öğrenebilirsiniz, bunun nedeni devekuşu gibi birini unutup birini reddetmeye çalışmanız değil, bilge gibi bunları anlamaya çabalamanızdır. Bir Moğol metninde dendiği gibi: "Sevince ve üzüntüye temkinli bir zihinle dayanan kişi spiritüaliteye sahiptir, ama dıştan bakıldığında dünyaperest bir kişi gibi görünebilir."

Böyle bir sükuneti saf bir kendini beğenmişlik ya da sığ bir iyimserlikle karıştırmak kolay olacaktır. İlki olamaz, çünkü hem sahip olan kişinin kusurları hem de insanoğlunun sefaletinin bilincindedir. İkincisi de olamaz, çünkü duygusal bir kendini aldatmadan değil gerçeklikten doğmuştur. Bu durum uzun süren bir felsefi uygulamadan sonra ortaya çıkan bir niteliktir. Tebessüm eder, bunun nedeni duygusal olarak geçici iyi talihin ışınları altında güneşlenmek değildir, tek nedeni vardır: anlar.

Bazı inançlara kendini adamış kişilerin yaptığı gibi sadece varlığını entelektüel olarak inkar ettiği için karmayı ortadan kaldırmayı kimse başaramaz. Bununla birlikte, önce kendi karmalarıyla yüzleşip onun üstesinden gelmişler ve bu karmayı kendini yetiştirme ve kendini geliştirme için kullanmışlarsa, ancak temel bir açıdan onun asılsızlıklarının farkına varmışlarsa, tutumları doğru bir tutum olabilir.

Aslında, zamansız bir şekilde karmayı inkar etme girişimleri tanrısal bilgeliğe karşı isyan etme yönünde bir mizacı, spiritüel olarak gelişme işini kalıcı bir şekilde ihmal etme pahasına geçici bir rahatlık doğrultusunda öngörüsü olmayan ve bencilce bir arayışı göstermektedir.

İşleri düzeltmek için elinizden gelenin en iyisini yapın, sonra da sonuçlan alın yazısına ve Yüce Benliğe bırakın. Ne olursa olsun daha fazlasını yapamazsınız. Alın yazınızı biraz değiştirebilirsiniz, ama belirli olaylar değiştirilemez, çünkü dünya sizin değil Tanrınındır. İlk başta bunların hangi olaylar olduğunu bilemeyebilirsiniz, bu yüzden akıllı ve sezgili bir şekilde hareket etmelisiniz: Daha sonra öğrenebilir ve kabul edebilirsiniz.

Ne olursa olsun, Yüksek Benlik hala oradadır ve sıkıntılarınızı atlatmanızı sağlayacak, sizi bunlardan çıkaracaktır. Bedensel hadiselerde olan şeyler bedeninize olur; gerçek SİZ'e değil. En zor kısmı size bağımlı olan birileri olduğunda ortaya çıkar. Bu durumda bile onlara Yüce Benliğin merhametli ilgisini nasıl önereceğinizi ve omuzlarınızın üzerindeki tüm yükü taşımaya çalışmamayı öğrenmeniz gerekir. Sizinle ilgilenebiliyorsa, onlarla da ilgilenebilir demektir.

İnsanın ruhi yapısı

İnsanın ruhi yapısı

Geçtiğimiz aylarda bize iş yerinde iletişim kursu verdiler. Bu kurs sırasında iş arkadaşlarımdan biri, iş yaşamında duygusallığa yer olmadığını, işe duyguların karıştırılmaması gerektiğini söyledi. Ben de böyle bir şeyin mümkün olmadığını söyledim. Bilirsiniz bir topluluk karşısında konuşmak o kadar kolay değildir. Elimden geldiğince düşüncelerimi söylemeye çalıştım fakat genel olarak diğerlerini karşı görüş üzere gördüm.Bunu ya susarak ya da iş yaşamında duygusallığa yer olmadığı fikrini savunarak gösterdiler. Hatta benim nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde sonunda benim iş kurallarını çiğnemekten yana biri olduğum bile söylendi. Bunu söyleyenlerden biri de o zaman amirimiz konumunda olan bir kişiydi ve kendisini ilk tanıdığım zamanlar çok fazla kitap satın aldığı için borçlarını ödemekte zorlandığını söylüyordu. Başkalarından da çok kitap okuduğunu duymuştum. Doğal olarak çok kültürlü biri olması gerekir diye düşündüm. Ama zaman farklı bir şey gösterdi.

Bize okullarımızda ( öğretilmiş olan ve öğrenen varsa ne mutlu ona ) dilin ve onu doğru anlayıp konuşabilecek kadar iyi öğrenmenin önemi hiç anlatılmadı. Oysaki eğer dilini bilmiyorsan başka neyi bilebilirsinki ? Dil senin hem düşünürken hem okurken hem de konuşurken/tartışırken en kıymetli aletindir. Ona ne kadar hakimsen kendini o kadar iyi ifade edersin, okuğunu o kadar iyi anlarsın.

Alimin biri “r” harflerini söyleyemiyormuş. Bir gün bir padişahın huzurunda bir konuşma yapması gerekmiş. Adam konuşmasını öyle bir ayarlamışki içerisinde hiç “r” harfi olmayan kelimeleri seçerek konuşmasını yapmış. Dilimizde çok zengin bir kelime hazinesi olmasına rağmen biz bunların pek azını biliyoruz ve bildiklerimizin de pek azının anlamını tam ve doğru biliyoruz. Her nereden gelmiş olursa olsun dilimiz kelime yönünden zengindir.

Ayrıyeten kitap okurken çoğu insanın yaptığı bir hata vardır. Bal arısı gibi çiçekten çiçeğe uçarcasına kitap okumak. Bu şekilde kitap okumanın insana bir şey katması çok zordur. İnsan bu tür bir okuma yöntemi ile ancak kendisini kandırabilir. Bir kitabı sadece bir kere okumanın faydası oldukça azdır ve faydasının miyadı oldukça kısadır. Eğer o kitabı iki kez okursanız bu durum değişir. Eğer Birkaç kez okursanız o kitabı gerçekten okumuş olursunuz. Tabi bu birkaç kez okuyuş esnasında kitabı anlayarak okumak gerekir. İnsanın kendini kandırmak için çok fazla yolu var. Tatmin olmadığı yeri öylece bırakmak, kitabı sadece bir kere okumak vs vs.

İnsanın bilmesi gereken en önemli şey bizzat kendisidir. En iyi tanıması gereken varlık kendisidir. Belki evrendeki en karmaşık yaratık olan insanın kendisini tanımasıda pek çok konuda bilgi sahibi olması ve bunlarla sağlam bir şekilde düşünmesi ile mümkün olur. Bu kompleks yapıyı oluşturan parçaların her biri kullanım şekillerine ve kullanım miktarlarına göre etkinliğe ve gelişmişliğe ulaşırlar. İnsanın harcında bunların hepsinden bir miktar zaten bulunur. Fakat bunları çevresi ve kendi ilgileri ile daha da artırarak hamurunun özelliğini belirler. Bütün bunların sonunda bir insan karakteri ortaya çıkar. Sürekli dışarıdan saldırılara maruz kalan birinin refleksleri genel olarak daha güvenli ortamlarda yaşamış birine göre daha kuvvetli olacaktır. Yine aynı kişinin nefret duyguları, sevginin hakim olduğu bir ortamda severek ve sevilerek yaşayan kişinin sevme duygularına göre çok daha güçlü olacaktır. O nefreti iyi bilirken sevgiyide hiç bilmiyor olmaz ve bu yüzden belki de onun özlemini duyar. Ona ulaşmak ister. Fakat bunu yani sevmeyi öğrenmesi zaman alacaktır. Çünkü bu kitaplardan öğrenilemez. O sevmeyi öğrenmek için sevgiyi yaşamak zorundadır ve yaşayabilmesi de sevebilmesine bağlı olduğundan yapacağı hatalar O'nu bu konuda yavaşlatacaktır.

İnsan psikolojisinin en belirgin özelliğidir; insan kendinde olmayana özlem duyar ve onu elde etmek ister.

İnsan bedeninin anne karnında bazı aşamalardan geçerek doğumda alacağı şekle ulaşması gibi ruhî yapısıda bazı aşamalardan geçerek bir noktaya ulaşır. Korkarak korkuyu, sevilerek sevmeyi, merhamet edilerek de merhametli olmayı öğrenir. Duyguların okulu bizzat hayattır. İnsanda doğumdan sonra ekstra organlar oluşmaz ama duygusal gelişim uzun süre devam eder. Ruhsal yapının gelişmesi ve yapılanması sırasında bedenden farklı olan durum ise eksilme noktasında ortaya çıkar. Bir gün herhangi bir kaza ya da hastalık nedeni ile insan kollarını, bacaklarını, kulaklarını kaybedebilir. Gözler, böbrekler vs bir çok organın birinden ya da bir kaçından mahrum kalması gerekebilir. Fakat ruhsal yapıda durum böyle değildir. Onda ki bir oluşumun tekrar yok olması diye bir şey söz konusu değildir. Örneğin bir insanın birini çok sevmesi durumunda onu kaybetmesi o sevginin yerini bir boşluğa bırakamaz. Fakat elbetteki bir kesinti evresi olması kaçınılmazdır. Bu evre derin acılar çekilen dönemdir. Bunun sonunda insanın psikolojik yapısı hemen onarıma geçer ve bir çok yöntem kullanarak bu boşluğu mümkün olan en kısa zamanda doldurur. Böyle bir kaybın ardından kişiler daha önce ilgi duydukları şeylere daha fazla ilgi duymaya ya da yeni şeylerle uğraşmaya başlarlar. Yaptıkları işin hayatlarındaki önemini artırırlar. Yani var olan sevdikleri şeylere olan sevgilerini artırarak ya da yeni şeyler severek bu boşluğu doldururlar. Ya da sevilenin ihaneti söz konusu ise ona sevgi büyüklüğünde bir nefretle bakılarak ruhsal yapının aynı kalması sağlanır. Bazen ihanetten söz edilemeyeceği durumlarda bile böyle tavırlar olur. Burada önemli olan gerçekler değildir. Ruhun kendi yapısını koruması ve onun için gerekli bahaneleri üretmesidir. Bunların herhangi bir isim altında reddedilmesi ya da insan yapısından çıkarılmas mümkün olmadığı gibi böyle bir şeyin insana bir faydası da olmayacak aksine zarar verecektir. Bu tarz yaklaşımlar gerçek olmasalar bile ruhsal reflekslerdir ve insanın ruhî yapısını korurlar. Fakat tabiki hiç birisinin makul düzeyin üzerine çıkmamasın sağlamak gerekir. Buda davranışlarda itidalli olmakla, akıllıca bir yol tutmakla olur.

Psikoloji'de geriye doğru ket vurma, ileriye doğru ket vurma diye bildiğimiz şey insan hayatında bilgiyle alakalı çoğu konuda farklı şekillerde kendini gösterir. Bunlara doğru düşünmeyi ve öğrenmeyi engelleyen perdeler diyebiliriz.

Örneğin bir insana inançlarının yanlış olduğuna dair açıklamalarda bulunduğunuzda bu perdeleri zorlamış olduğunuzdan tepki alırsınız. Aslında sizin söylediğiniz şeyleri normalde kendiside bulabilecekken inancı o düşünce tarzını perdelemektedir. Bu perdeleme olayının sonunda insan; inancının bir inanç olduğunu bile anlayamacak kadar körleşebilir.

Burada da yine hem kavramları anlayacak bilgiden uzak olmak hem de inanç sistemine aykırı bilgilerin bunu gösterecek bir düşünme eyleminde kullanılmasının yine inanç tarafından perdelenmesi söz konusudur. İnanç sevgi nefret insanın doğasında olan, ondan ayrılmaz parçalardır. Fakat insanın bunu anlayabilmesi için önce kendini gerçekten tanıması gerekir. Bunların herbiri ölçülü olduklarında insanın hayatının devamı için çok önemli görevleri olan yapılardır. İnanç zayıflığı ve nefret etkin özellikler olduğunda kişi için kötü sonuçlar doğurur. Nefret yıkıma neden olurken, inanç zayıflığı ise herhangi birşeye bağlanmayı ve onu ilerletmeyi ve onla ilerlemeyi engeller. Yine inanç zayıflığı bazı yersiz inançların yıkılması açısından iyi iken, kötü şeylerden ( örneği sigara ) nefret etmekte kötü alışkanlıklar edinmeyi önlemekle iyi bir yapıya dönüşebilir.

Bugün dünyadaki medeniyetlerin hepsinin temelinde bir ideale inanç ve sevgi yatmaktadır. Nefretin çözdüğü kayda değer bir problem olmadığı gibi inanç zayıflığı sayesinde bir yere gelebilmiş biride yoktur.

İnsan adını ne koyarsa koysun bir şeye inanır ve onun peşinden gider. Bu insanın doğasında vardır. Onun ayrılmaz bir parçasıdır. Bunu insanın kalbinden çıkardığınızda insan hiç bir şey yapmak istemeyen ve bir şey yapmak için bir nedeni olmayan bir et, kan ve kemik yığını haline dönüşüverir. İnsanın düşünceleri bile onun inançlarına ve sevgilerine göre çalışır. Okuduğu kitapları ona göre okur. Arkadaşlarını ona göre seçer. İnsana bir şey başarma isteğini, gücünü, enerjesini ve yönelimini veren şey inançtır. Bu inanç; insanın bir şeye yönelmesini sağlayan, onu başarmak için çalışmasını sağlayan şeyin inanç değilde başka herhangi bir şey olduğuna inanmakta olabilir.

İnançların kendi yapıların korumak için sahip olduğu silahlar hiçte lüzumsuz değildir. İnancın kendine zıt düşünceleri çabucak unutturması, bir yenisi yerini almadıkça eski inancın yok olmaması. Bunlar hem insan ruhunun hem de inancın silahlarıdır. Ancak yeni bir inanç, o da kendini koruma mekanizmalarına sahip olduğundan dolayı öncekinin kökünü kazıyabilir. Eğer inancın ve ruhun yapısı bu şekilde olmasa, yani ruh sürekli kendine bir dayanak ihtiyacı duymasa ya da inançlar kendilerini böyle iyi korumasa heralde hiç kimseyi iki kez üst üste aynı inanç üzere göremezdik.

Peygamber Efendimizin En Onemli Ve Bilinmesi Gereken Hadisler

Peygamber Efendimizin En Onemli Ve Bilinmesi Gereken Hadisler

PEYGAMBER EFENDIMIZIN EN ONEMLI VE BILINMESI GEREKEN HADISLER

Üç sey bir kimsede bulunursa,imanin tadini alir :
1- ALLAH'i ve Resulünü her seyden çok sevmek,
2- Sevdigini ALLAH için sevmek,
3- Küfre düsmekten,çok korkmak.


Üç sey Orucu bozmaz :
1- Kan aldirmak,
2- Az istifra,
3- ihtilam olmak.



Üç sey derecedir :
1- Yemek yedirmek,
2- Selâmlasmak,
3- insanlar uyurken Namaz kilmak.


$u Üç sey güzel degildir :
1. Soy-sopla ögünmek,
2- Ölü arkasindan,bagirip-çagirmak,
3- Yildizdan yagmur beklemek.


Üç sey bir kimsede bulunursa,imanin tadini alir :
1- ALLAH'i ve Resulünü her seyden çok sevmek,
2- Sevdigini ALLAH için sevmek,
3- Küfre düsmekten,çok korkmak.


Üç seyi olmayan,Allah'tan ve benden uzaktir :
1- Hilm
2- Güzel ahlak
3- Vera (Haramdan son derece kaçinmak)


Üç kimse mel'undur :
1- Ana-Babaya lânet eden,
2- Allah'tan baskasi adina kurban kesen,
3- Arazinin hududunu bozan.


Üç sey ortaya çikinca, sonradan
iman ettim demek fayda vermez :
1- Günes batidan dogduktan sonra,
2- DEccal çiktiktan sonra,
3- Dabbetül'arz çiktiktan sonra.

Üç kisiye ALLAH Cenneti Haram etmistir :
1- içkiye devam edene,
2- Ana-Babaya asi olana,
3- YARADANA SIRK KOSANA

Allah'a ve ahirete inanan :
1- Kom$usuna iyilik etsin,
2- Misafirine ikramda bulunsun,
3- Ya Hayir söylesin veya sussun.

Tevbesi kabul edilmiyen üç kisi :
1- Kâfirligin ELEBA$I, $eytan,
2- Günahkârlarin ELEBA$I Kabil,
3- Peygamberlerden birinin katili.

Amel defteri kapanmayan Üç kisi :
1- Sadakai Cariye sahibi,
2- Faydali ilim sahibi,
3- Salih evlad sahibi

Cennetliklere mahsus üç huy :
1- Kötülük edene iyilik etmek,
2- Haksizlik edeni bagislamak,
3- Vermeyene vermek.

Cennetlik Üç kimse :
1- $ehitler,
2- Ibadet ehli Köle'ler,
3- Kalabalik aileli Fakirler.

Peygamber Duaları

Peygamber Duaları

Hz. Adem: Hz. Adem ve Havva dünyaya gönderilince hatalarından dolayı çok gözyaşı dökerek “ Ey Rabbimiz biz nefsimize zulmettik eğer bizi bağışlamaz ve merhamet etmezsen şüphesiz hüsrana düşenlerden oluruz. (A’raf 7/23)

Hz. Nuh: Hz. Nuh’a uzun zaman zarfında pek az kişi tabi olması karşısında “Ya Rabbi mağlup düştüm bana yardım et “diyerek Allah’a yalvarır.(Kamer sh.10). Hz. Nuh’a gemiye yerleştiklerinde şöyle dua etmesi emredilir.”Bizi zalim kavminden kurtaran Allah’a hamdolsun. Ya rabbi beni bereketli bir yere indir. Sen hayrul Muzazilinsin.(Mü’minun 23/28-29).Zalimlerin helakından sonra Hz. Nuh “Ya Rabbi! şüphesiz (boğulmuş olan) oğlumda ailemdendir. Senin vaadin ise elbette haktır sen hakimler hakimisin.


Hz. İbrahim: Hz. İbrahim “Ya Rabbi bana hikmet ver ve beni salih kullarından ilhak et. Sonra gelenler içinde bana lisanı sıdk (hayırla anılmak) nasib et. Beni; daim cennetinin varislerinden kıl. Babamı da bağışla .Çünkü o sapıtanlardandır. İnsanların diriltilecekleri günde beni mahcup etme. Öyle bir gün ki o günde ne mal bir fayda verir ne de oğullar. Ancak kim selim bir kalple Allah’ın huzuruna gelse (o kurtulur). Şuara (26/83-89)


Hz. Lut: Hz. Lut ‘un kavmi günahda ısrar edince “Ya Rabbi beni ve ehlimi onların yaptıklarından kurtar. Şuara 26/169.Ve kavmi azabı getir de görelim deyince; Ya Rabbi bozguncu kavme karşı bana yardım et.”dedi. Ankebut(29/30)


Hz. Eyyub: Ya Rabbi zarar bana dokundu ve sen Erhamer’rahiminsin (Enbiya 21/83) Kuran’daki diğer bir dua da” Ya Rabbi şeytan beni zorluk ve azaba uğrattı.(sad 38/41).


Hz. Yusuf: Hz. Yusuf zindana atılmak veya Züleyha’nın dediğini yapmakla karşı karşıya kalınca “Ya Rabbi; zindan benim için onların davet ettiğinden daha sevimlidir. Eğer bu kadınların hilesini benden çevirmezsen onlara meyleder ve cahillerden olurum.(Yusuf 12/33).Hz. Yusuf rüya misal dünya saltanatına bedel gerçek saadetin olduğu beka alemini ister. Ve Ya Rabbi: bana saltanatla bir nasip verdin ve rüya tabirini öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan; sen dünya ve ahirette benim velimsin. Beni müslüman olarak vefat ettir ve salihlere ilhak eyle.(Yusuf 12/101)

Hz. Şuayb: Bu peygamberin kavmi ona tabi olanları tehdit edip derler: “Ya bizim yolumuza dönersin ya da sizi bu beldeden çıkaracağız”. Hz. Şuayb şöyle dua eder: “Ya Rabbena bizim ile kavmimiz arasını hak ile aç sen hayrul fatihinsin.” (Araf 7/89)


Hz. Musa: Cenab-ı Hakk Musa (a. s)’a firavuna gidip tebliğde bulunmasını Beni İsrail’i kurtarmasını ister. Orada Hz. Musa şu meşhur duasını yapar: “Ya Rabbi kalbime inşirah ver işimi kolaylaştır dilimdeki düğümü aç ta ki sözlerimi anlasınlar. Bana ehlimden kardeşim Harun’u yardımcı kıl onunla sırtımı kuvvetlendir. Onu işimde bana ortak kıl. Ta ki sana çokça tesbih edelim ve seni çokça analım. Şüphesiz sen bizi görmektesin.


Hz. Süleyman: “Ya Rabbi beni bağışla ve benden sonra kimseye nasip olmayacak bir saltanat ver. Şüphesiz sen Vehhab’sın .(Sad 38/35)
Hz. Süleyman’ın diğer duası: “Ya Rabbi bana anneme ve babama ihsan ettiğin nimetine şükretmemi ve razı olacağın ameller yapmamı nasip et rahmetinle beni salih kulların arasına kat.(Neml 27/19)


Hz. Yunus: Bu yüce Nebi balığın karnında şöyle yalvarır: “Ya Rabbi senden başka ilah yoktur. Seni tenzih ederim muhakkak ben zalimlerden olurum .(Enbiya 21/87)

Hz. Zekeriyya: “Ya Rabbi; kemiğim zayıflayıp gevşediği baş bembeyaz alev gibi tutuştu sana dua etmekle de Ey Rabbim hiç bir zaman mahrum olmadım Ya Rabbi gerçekten ben arkamdan yerime geçecekler hususunda korkmaktayım karım da kısır onun için bana yardımcı ihsan buyur; bana varis olsun Yakup ailesine varis olsun ve onu ey Rabbim rızana kavuştur.(Meryem 19/ 4-6)


Hz. İsa: Havarilerin gökten sofra istemelerine karşı Hz. Mesih şöyle dua eder; “Ya Rabbena bize semadan evvelimiz ve ahirimiz için bir bayram ve senden mucize olarak bir sofra indir. Bizi rızıklandır Sen hayru-r razıkınsın.(Maide 5/114)


Hz. Muhammed: Kur’an-ı Kerim de Peygamberimiz(s. a. v)’in ve pek çok duaları zikredilmiştir. Bu duaların hemen hepsi -kul- yani “deki” ifadesi ile başlamaktadır.
“-De ki: Ey mülkün sahibi olan Allah’ım dilediğine mülk verir dilediğinden çeker alırsın dilediğini aziz eder dilediğin zelil kılarsın. Bütün hayır senin elindedir. Çünkü sen her şeye kadirsin geceyi gündüze sokar gündüzü geceye dahil edersin ölüden diri diriden ölü çıkarırsın ve dilediğine hesapsız rızık verirsin.” (Al-I İmran 3/26-27)
-Bir iş veya yere sıdk ile girmek ve çıkmak için de ki; “Ya Rabbi sıdk ile beni girdir ve sıdk ile beni çıkar. Katından yardıma bir kuvvet ihsan buyur.” (İsra 17/80)

Kul Bir Günah İşler Bu Günahı Onu Cennet’e Götürür

Kul Bir Günah İşler Bu Günahı Onu Cennet’e Götürür


Hz. Peygamber: “Kul bir günah işler, bu günahı onu Cennet’e götürür!” buyurunca, “Bu nasıl olur?” dediler. O, “Günah işleyip, tevbe ederek ve günahtan kaçarak, gözlerini Allah’ın dergâhına diker. Neticede Cennet’e girer.” (Heysemi, Mecmeu’z-Zevaid, 1, 199) şeklinde cevap verdi.


Said b. Cübeyr, “En abid kişi kimdir?” sorusuna: “Günah işleyip, bu günahı her hatırlayışında daha çok ibadet eden kimsedir.” cevabını verdi.


Hz. Peygamber’den şu hadîs de rivayet edilmiştir: “En seçkininiz, değişik fitnelerle karşılaşıp tevbe edendir.” (el-Münavî, Feyzu’l-Kadir, 3, 468)
Hz. Peygamber, ümmetinin en seçkinlerinin bile ayak sürçmelerinden korunamadıklarını ve Allah’a ait bilgilerinin onları bundan alıkoymadığını haber vermektedir. Ta ki, bunlar tevbe ve inabeyle Allah’a yönelsinler